Paris’e sadece 75 km uzaklıkta olan Giverny Köyü adeta Monet’nin tablolarıyla ölümsüzleşti. 1883’te bu köyden bir ev alan Monet, vefatına kadar burada yaşadı ve köyü Fransa’nın en önemli kültürel miras noktalarından birine dönüştürdü.
Giverny ile özdeşleşen Monet, köyünde çokça meşhur olan Japon köprülü nilüfer çiçeği bahçesini kendine has sanatçı üslubuyla kurdu. Hayatı boyunca yanı başından, yaşadığı bu küçük cennetten, ilham alarak sayısız tablo yarattı. Belki de yaşadığı bu küçük köye vefa borcunu bu şekilde ödedi.
GIVERNY KÖYÜNÜN TARİHÇESİ

Köyün ismi Monet ile özdeşleşse de Giverny’nin kökeninin Gallo-Roman Mezarlıklarının keşfedilmesiyle antik zamanlara dayandığı tescilleniyor. Kilise çevresi restore edilirken alçıdan yapılmış tabutların çağın ilk yüzyıllarına dayandığı saptanıyor.
Eski zamanlarda Giverny’de üzüm çokça yetiştirildi ve eski tapularda bunun “Warnacum” şeklinde telaffuz edildiği kayıtlara geçiyor. Tarım için her daim ideal bir uğrak noktası oluyor.
Köyde bulunan kilise ise orijinalde Romanesk mimarisiyle inşa ediliyor fakat daha sonra Gotik dönemde değiştirilerek restore ediliyor.
Aziz Radegonde’nin Mezarı ise köyde Neolitik döneme ait yaşamların olduğunu kanıtlıyor. Giverny insanlık kadar eski bir yerleşim yeri olsa da kimliğini Monet ile beraber oluşturuyor. Böylece antik zamanların saf, el değmemiş ve özgün doğası modern sanatla buluşuyor. Bir sanatçının gözünden tasvir edilen köy ise görülmemişin ardına kapı aralıyor.
MONET’NİN EVİNİN İÇİ

1883’te Monet Giverny Köyünü bir trenin penceresinden tesadüfen bakarken keşfeder ve anında içini bir heyecan kaplar. Öncesinde hep “Keşke tek bir yere yerleşebilsem” diye defalarca içinden geçirdiği için Giverny’i gördüğü anda zihninde bir şimşek çakar.
Evinin hem Paris’e yakın olmasını hem de şehrin gürültüsünden uzak olmasını istiyordu. Böylece ilk gördüğü anda tutulduğu Giverny’de oldukça büyük bir ev kiralar ve ailesiyle beraber yerleşir.
O dönem Giverny’de sadece 300 kişi yaşıyordu ve çoğu ya çiftçi ya da orta sınıf mensubuydu. Denize ve deniz kenarına bağlılığını hayatı boyunca dile getirse de en neticesinde Sein Nehri kenarındaki bu mütevazi köyü tercih eder.
Evinin içerisini ise bir mimardan ziyade sanatçı üslubuyla dekore eder ve evin her bir köşesi Monet’nin ruhuna ayna tutar. Monet’nin ölümünden sonra ise köy bir açık hava müzesine dönüşür ve her bir köşesine sayısız turist akın etmeye başlar.

MONET VE EMPRESYONİZM AKIMI

Küçüklüğünden beri resim sanatına ilgi duyan Monet bu alana ilk adımını karikatürle atıyor ve ardı arkası kesilmeyen yeteneğinin onu götürdüğü yol, Le Havre’deki Resim öğretmeni sayesinde belirginleşiyor. O dönem açık hava resim sanatıyla tanışır ve adeta sanatta parmak izini yaratır.
Empresyonizm akımı adını Monet’nin “İzlenim: Gündoğumu” yani “Impression: Soleil Levant” isimli tablosundan alır. Sanatta bir dönüm noktası yaratan Monet, doğayı olduğu gibi resmetmek yerine ışık oyunlarından yararlanarak tüm insanlığa ruhunun izlerini yansıtır.
Yani Giverny Köyünü bir fotoğraf makinesi gibi kopyalamaktan ziyade kendi zihninde yarattığı duygularla ele alır. Böylece bütün insanlık özgün bir insanın gözünden bu eşsiz manzaralara bakma fırsatı yakalar.
Köyün gerçek doğası ne kadar göz alıcı ve büyüleyici ise Monet’nin onu resmedişi bir o kadar sürreal ve ulaşılmazdır. Monet’nin resimlerinde doğal alanların insanın ruhuyla bütünleşir ve adeta duygular çeşitli renklerde vücut bulur.
Aşağıdaki videodan Monet’nin Giverny’deki bahçesinin kısa videosunu izleyebilirsiniz veya TIKLAYARAK YouTube’dan izleyebilirsiniz…
Daha fazla kültür-sanat içeriği için bizi sosyal medya adreslerimizden takip edin!
Instagram'da @siyahdergicom,
Twitter'da @siyahdergi
ve TikTok'ta @siyahdergicom ♥
İçerikleri URL ile kaynak gösterip kısmen kullanabilirsiniz. Aksi halde telif haklarımız bulunmaktadır.












Yorum yaz